YazılarMesajlar

O mesaj sana neden bu kadar dokundu

Üç kişi aynı mesajı okuyup üç bambaşka öğleden sonra geçirebilir. Araştırmalar nedenini açıklıyor, sen de cevap yazmadan önce bunu kullanabilirsin.

Yazan: Samet Durgun · Subtext'in kurucu ortağı · 12 dk okuma

Biri sana “konuşmamız lazım” yazıyor.

Sonrasını biliyorsun. Mesajı dört kere okuyorsun. En son ne zaman çevrimiçi olduğuna bakıyorsun. Bir cevap yazmaya başlıyorsun, siliyorsun, daha kısasını yazıyorsun, onu da siliyorsun. Kırk dakika sonra ne iş yapmış oluyorsun ne de mesaj göndermiş.

Bu arada arkadaşın aynı iki kelimeyi müdüründen alıyor ve kahvesini elinden bırakmadan “tabii, ne zaman?” diye cevap veriyor.

Son iki yıldır Subtext diye bir şey yapıyorum: mesajını göndermeden önce tonunu okuyan bir yazma asistanı. Bu sürenin büyük kısmında da onu berbat anlattım. “Taslağının duygusal tonunu analiz ediyor” diyordum, hem doğruydu hem de sana hiçbir şey anlatmıyordu. Birkaç hafta önce oturdum, duyguların nasıl çalıştığına ve bir şeyi tetikleyici yapan şeyin ne olduğuna dair asıl araştırmaları okudum. Yemek masasında zeki görünmek için değil. Yaptığımız şeyin altında sağlam bir zemin var mı, onu bilmek istedim.

Büyük ölçüde var. Beklemediğim birkaç çatlağı da var. İşe yarayan kısmı anlatayım.

Çoğumuz üç kelimeyle idare ediyoruz

Brené Brown beş yıl boyunca yaklaşık 7.000 kişiye o an ne hissettiklerinin adını koymalarını sordu. Ortalama cevap üç duyguydu.2 Mutlu, üzgün, kızgın. Atlas of the Heart adlı kitabı ise bunlardan 87 tanesini2 haritalıyor; hepimizin çok küçük bir alet çantasıyla dolaştığını söylemenin epey iğneleyici bir yolu.

Bu sayıyı ilk gördüğümde retorik bir süs sandım. Değilmiş. Ve önemli olmasının kişisel gelişimle hiçbir ilgisi yok. Duygu dağarcığının büyüklüğü, nasıl davrandığını değiştiriyor gibi görünüyor.

Psikologlar buna duygusal granülerlik ya da duygu ayrıştırma diyor. Todd Kashdan, Lisa Feldman Barrett ve Patrick McKnight 2015’te bu alandaki bulguları derledi1. Sinirlenmiş, içerlemiş ve hayal kırıklığına uğramış arasındaki farkı görebilen, yani üçünü birden “kötü” klasörüne atmayan insanlar, zorlandıklarında aşırı içkiye, saldırganlığa ya da kendine zarar vermeye daha az başvuruyor. Beyinleri reddedilmeye karşı daha az tepki veriyor. Daha hafif kaygı ve depresyon bildiriyorlar.

O derlemedeki bir bulgunun üstünde biraz durmakta fayda var. Duygularını iyi ayrıştıran insanlar, kendilerini az önce incitmiş birine misilleme yapmaya ölçülebilir biçimde daha az meyilli. Bu bir kişilik özelliği değil. Sana tam olarak ne olduğunu bildiğinde, etrafa saldırmaktan başka seçeneklerin oluyor.

İyi haber, granülerliğin öğrenilebilir olması. Bu bir karakter meselesinden çok bir kelime dağarcığı meselesi ve yaşla birlikte iyileşme eğiliminde; yani doğuştan gelen değil, yolda edinilen bir şey.

Doğru kelimeyi bulmanın üç yolu

Bu yazıdan pratik olarak tek bir şey alacaksan, bunlardan birini al.

Duygu Çarkı. Gloria Willcox adında bir terapist bunu 1982’de Transactional Analysis Journal’da yayımladı5 ve çark sessiz sedasız internetteki en çok kullanılan duygu dağarcığı aracı haline geldi. Herkesin paylaştığı versiyonda ortada altı duygu var (üzgün, kızgın, korkmuş, neşeli, güçlü, huzurlu), dışa doğru da yaklaşık 72 tane daha spesifik olanı yayılıyor. Önce muğlak kelimeyi buluyorsun, sonra doğru olanına varana kadar dışa doğru yürüyorsun.

“Kötü”, “üzgün” oluyor; “üzgün” de “hayal kırıklığına uğramış” oluyor. Hakkında gerçekten mesaj yazabileceğin kelime o üçüncüsü.

Plutchik’in çarkı. Robert Plutchik’in 1980 tarihli modeli, duyguyu bildiğin ama şiddetini ayarlaman gereken durumlar için. Rahatsızlık, öfke ve hiddet aynı duygunun üç farklı ses seviyesi; yanlış seviyeyi seçmek de makul bir şikâyetin kavgaya dönüşme yolu. Plutchik karmaşık duyguları ayrıca karışım olarak ele alıyor. Onun şemasında küçümseme, öfke artı tiksinti demek; bunun neden bu kadar kötü karşılandığını epey açıklıyor.

Mood Meter. Marc Brackett’in Yale’deki ekibi bunu bir ızgaraya oturtmuş: bir eksende ne kadar enerjin olduğu, diğerinde kendini ne kadar iyi hissettiğin. Dört bölge, üzerlerine dağılmış yaklaşık yüz kelime. Doğrudan James Russell’ın 1980 tarihli dairesel duygulanım modelinden geliyor; bugüne kadar kullandığın hemen her ruh hali takipçisinin arkasındaki beygir de o.

Nereden başlayacağını bile bilmediğinde iyi bir ilk adım. Yüksek enerji ve kötü hissetmek, muhtemelen bir şey yazmadan önce ateşi düşürmen gerektiği anlamına geliyor. Düşük enerji ve kötü hissetmek ise başka bir sorun, çözümü de başka.

Grup sohbetini asıl açıklayan kısım

Duygunun adını koymak birinci adım. Asıl zor soru şu: aynı mesaj bir başkasının üstünden kayıp giderken sana neden dokundu?

Cevabın en temiz hali, Şiddetsiz İletişim’i geliştiren Marshall Rosenberg’de:

Başkalarının söyledikleri ve yaptıkları, duygularımızın uyaranı olabilir ama asla nedeni olamaz.

Buna bir süre direndim, çünkü kaba insanları aklıyormuş gibi geliyor. Aklamıyor. Biri gerçekten haddini aşmış olabilir ve içine batan şey yine de karşılanmamış bir ihtiyacından geliyor olabilir. İkisi aynı anda doğru. Bu çerçeve değişikliğinin sana kazandırdığı şey, suçlayıcı bir şey yerine somut bir şey söyleyebilmek.

Bu da beni bütün bunların içinde bulduğum en işe yarar fikre getiriyor.

Adını koyduğun duyguların yarısı duygu değil

Şiddetsiz İletişim bunlara sahte duygular10 diyor. “Kendimi …” diye başlayıp “hissediyorum” diye biten, ama aslında birinin sana ne yaptığını düşündüğünü anlatan kelimeler:

Görmezden gelinmiş. Baştan savulmuş. Eleştirilmiş. Yanlış anlaşılmış. Terk edilmiş. Manipüle edilmiş. Reddedilmiş. Duyulmamış.

Her biri, duygu paltosu giymiş bir suçlama. “Kendimi görmezden gelinmiş hissediyorum” cümlesinin neredeyse her seferinde tartışma başlatmasının, “bu hafta yalnız hissettim, senden haber almak istedim” cümlesinin çoğu zaman başlatmamasının sebebi tam olarak bu. Birincisi karşındakini sanık sandalyesine oturtuyor. İkincisi ona sadece doğru bir şey söylüyor.

Bu, en sık yakaladığımız şeylerden biri çıktı. Subtext bir taslağı sert diye işaretlediğinde, o cümle genelde hiç de saldırgan değil. Gayet makul bir paragrafın ortasında sessizce hasar veren bir sahte duygu oluyor.

Aynı mesaj neden üç ayrı şekilde karşılanır

Rosenberg’in bu cümlesinin bilimsel karşılığı, en kapsamlı biçimde Richard Lazarus’un geliştirdiği değerlendirme kuramı. Fikir şu: duygular olayın kendisinden değil, senin o olayı nasıl değerlendirdiğinden doğuyor. Bir birincil değerlendirme var (bu beni ilgilendiriyor mu ve bir tehdit mi, kayıp mı, meydan okuma mı?) ve bir de ikincil değerlendirme (bu konuda yapabileceğim bir şey var mı?).

Gelelim tekrar “konuşmamız lazım” mesajına. Üç kişi, üç değerlendirme:

  • Yüksek tehdit, düşük kontrol, ne geleceğine dair tam bir belirsizlik. Bu kaygı üretiyor.
  • Habersizce gelen haksız bir suçlama olarak okunuyor. Bu öfke üretiyor.
  • Muğlak ve muhtemelen üçüncü çeyrek planlama dokümanıyla ilgili olarak okunuyor. Bu neredeyse hiçbir şey üretmiyor.

Aynı on altı karakter. Karar veren mesaj değildi. Okuma biçimiydi.

Pratik faydası şu: değerlendirmenin tek tek bakabileceğin parçaları var. Bir şey kötü geldiğinde bunları sırayla geçir: bu gerçekten önemsediğim bir şeyle ilgili miydi, buna kimin sebep olduğunu düşünüyorum, bundan sonra ne olacağından ne kadar eminim ve bu konuda yapabileceğim bir şey var mı? İnsanların bana anlattığı sarmalların çoğu üçüncü soruda çöküyor. Bütün işi belirsizlik yapıyormuş.

SCARF: kendini tehdit altında hissedebileceğin beş alan

David Rock’ın SCARF modeli13 2008’de nöroliderlik dünyasından çıktı ve bulduğum en doğrudan kullanılabilir tetikleyici sınıflandırması, özellikle iş mesajları için. Bir tehdidin orantısız bir tepki ürettiği beş sosyal alan:

  • Statü. Grup sohbetinde düzeltilmek. Davetten unutulmak.
  • Kesinlik. Konusu belli olmayan bir “sonra biraz konuşabilir miyiz?”. Muğlak takvimler.
  • Özerklik. Sana emanet edilmiş bir işi nasıl yapman gerektiğinin sana söylenmesi.
  • Aidiyet. Her zamankinden bir kelime daha soğuk gelen bir cevap.
  • Adalet. Senin işini bir başkasının sunması. Yerinde durmayan kurallar.

Buradaki değer teşhiste. Bir mesaj sana olması gerekenden fazla dokunduğunda sebep genelde bu beşinden biri oluyor; hangisi olduğunun adını koyabildiğinde de ton hakkında bir mesaj yazmak yerine asıl mesele hakkında bir mesaj yazabiliyorsun.

Bilmeye değer iki şey daha

Bağlanma stili, hangi işaretlerin en baştan tetikleyiciye dönüşeceğini belirliyor. Kabaca: kaygılı bağlanan insanlar gecikme, sessizlik ve mesafeyle tetikleniyor ve karşı tarafa doğru yaklaşma eğiliminde oluyor. Kaçıngan bağlanan insanlar yakınlık baskısıyla tetikleniyor ve uzaklaşma eğiliminde oluyor. Bu ikisini aynı sohbete koy; birinin yaklaşmasının diğerinin geri çekilmesini, onun da daha çok yaklaşmayı tetiklediği o döngüyü elde edersin. Şunu da söylemem lazım: bağlanma araştırmalarının kendisi sağlam, ama mesajlaşmaya özgü uygulamalar hakemli çalışmalardan çok sahadaki uzmanlardan geliyor, o yüzden onlara fazla sıkı tutunma.

İkinci şey, Gottman’ın Benjamin Karney ve Thomas Bradbury’nin çalışmasından ödünç alarak kalıcı kırılganlıklar dediği şey. Bu konuşmadan çok daha eskiye dayanan yaralar. Gayet sıradan bir laf bunlardan birinin üstüne düşüyor ve söylenenle hiç orantılı olmayan bir tepki üretiyor. Herkeste birkaç tane var. Seninkileri bilmek onları ortadan kaldırmıyor, ama az önce canını yakan şeyin aslında az önce olan şeyle ilgili olmadığını fark etmene yardım ediyor.

Adını koymaya değer bir sınır: buradaki her şey gündelik kişilerarası tetikleyicilerle ilgili, yani tanıdığın insanlarla mesajlaşırken çıkan sıradan sürtüşmelerle. Travma tetikleyicileri başka bir mekanizma ve bir iletişim çerçevesini değil, gerçek bir desteği hak ediyor.

Yazı hepsini daha da kötüleştiriyor

Yukarıdaki her şey genel olarak konuşma için geçerli. Yazılı mesajlar bunun üstüne bir de kendi sorunlarını ekliyor ve en çok önemsediğim kısım burası.

Ortada yüz yok. Yazı; ses tonunu, mimikleri, zamanlamayı ve beden dilini siliyor, yani muğlaklık istisna değil, varsayılan durum. “tamam” soğuk okunuyor. Sonuna konan nokta kızgın okunuyor. Bunların hiçbiri mesajı yazanın kafasında olmak zorunda değildi.

Muğlaklık dolduruluyor, üstelik nadiren iyi niyetle. Bilgi eksik olduğunda boşluğu tahmin dolduruyor ve kaygılı bir beyin neredeyse her seferinde eldeki en kötü seçeneği seçiyor. Bu bir karakter kusuru değil. Beyinler eksik veriyle bunu yapıyor.

Gecikme bir karar gibi hissettiriyor. Görüldü bilgisi ve yazıyor göstergesi, sessizliği okunabilir bir olaya çevirdi. Naomi Eisenberger ve arkadaşları 2003’te insanları beyin tarayıcısına soktuğunda16 ve onları sanal bir top oyununun dışında bıraktığında, ön singulat korteks dışlanma sırasında oyuna dahil olma sırasındakinden daha aktifti ve bu aktivite, insanların ne kadar kötü hissettiğini söylemesiyle birlikte hareket ediyordu. Bu çalışmanın daha iddialı okuması, yani sosyal acıyla fiziksel acının aynı şey olduğu fikri, o günden beri tartışılıyor; o yüzden bu versiyonu biraz temkinli karşıla. Dışarıda bırakılmanın neredeyse her seferinde bir sıkıntı olarak kaydedildiği bulgusu ise gayet sağlam kaldı.

Sürekli erişilebilir olma beklentisi. Anında cevap normu bir tarafta suçluluk, diğer tarafta baskı üretiyor. SCARF diliyle söylersek, nezaket kostümü giymiş bir kesinlik ve özerklik sorunu.

Peki tam olarak ne yazacaksın

Burada işin neredeyse tamamını iki çerçeve yapıyor.

Rosenberg’in dört adımı

Gözlem, duygu, ihtiyaç, rica. Olanı bir kameranın kaydedeceği gibi anlat. Asıl duygunun adını koy. Neye ihtiyacın olduğunu söyle. Somut ve yapılabilir bir şey iste.

Bunun bir versiyonunu yüz kere gördüğüm bir mesajda nasıl durduğunu göstereyim. Taslağın altındaki işaretler bizim koyduklarımız:

Taslak “Bana hiç cevap yazmıyorsun. Açıkçası çok yorucu.”

Suçlama gibi okunuyor · “hiç” neredeyse kesinlikle doğru değil · ortada somut bir rica yok

Yeniden yazılmış hali “Geçen hafta birkaç mesaj attım ama cevap alamadım. Açıkçası biraz yalnız hissettim. Kısacık bir işaret bile olsa temasta kalmak benim için önemli. Kafanı bir işe gömdüğün zamanlarda haber verebilir misin, ben de tahmin yürütmek zorunda kalmayayım?”

İkincisi daha uzun, insanlar da hep buna itiraz ediyor. Ama ikisi içinde istediğin şeyi elde etme şansı olan tek versiyon da o.

Gottman’ın dört atlısını kendine uygula

John Gottman onlarca yılını çiftlerin tartışmasını izleyerek geçirdi ve ilişkilerin dağılacağını önceden haber veren dört örüntü17 tespit etti. Bunlar genelde partnerinde fark etmen gereken şeyler olarak öğretiliyor. Bence kendi taslağın için bir kontrol listesi olarak çok daha faydalılar.

  • Eleştiri davranışa değil karaktere saldırır. İçinde “sen hep” ya da “sen hiç” geçen her şey. Çözüm, karakter yargısını olan somut şeyle ve senin neye ihtiyacın olduğuyla değiştirmek.
  • Küçümseme alay, iğneleme, üstten bakma demek. Gottman buna boşanmanın tek başına en güçlü habercisi diyor. Bunun zekice bir versiyonu yok. Sil gitsin.
  • Savunmacılık karşı suçlama yapmak ve mağdur rolüne geçmek. Çözüm, işin bir kısmının sorumluluğunu almak, ufacık bir kısmı bile olsa.
  • Duvar örmek susup karşındakini karanlıkta bırakmak. Çözüm kendini konuşmaya zorlamak değil; bir saate ihtiyacın olduğunu söylemek ve sonra gerçekten geri dönmek.

Meşhur istatistikle ilgili bir not. Bu araştırmanın yanında her yerde “boşanmayı %93 isabetle tahmin ediyor” ifadesini göreceksin. Rakam Gottman ve Levenson’ın çalışmasından geliyor ve gerçek, ama Richard Heyman ile Amy Smith Slep 2001’de bir makale yayımladı19: o tahmin denklemlerini kuruldukları örneklem yerine yeni bir örnekleme uyguladığında isabet oranı sert biçimde düşüyor. Örüntüleri bilmeye kesinlikle değer. Rakam ise omuz silkmeyi hak ediyor.

Duraklama

Yale’in RULER programı buna meta-an diyor: tetiklenmenle cevap vermen arasında bilerek açtığın boşluk. Bu yazıdaki en az sofistike fikir ve muhtemelen en çok işe yarayanı.

O boşlukta adlandırmanın neden işe yaradığına dair şık bir mekanizma bile var. Matthew Lieberman’ın ekibi 2007’de şunu buldu4: bir duyguyu kelimelere dökmek, duygusal görsellere verilen amigdala tepkisini azaltıyor. Etiketini koy, ateşin bir kısmı düşsün. Ki bu aşağı yukarı üzerinde çalıştığım ürünün tamamı, o yüzden bunu gereken miktarda şüpheyle karşıla.


Alanın hâlâ çözemediği bir tartışma

Onlarca yıl boyunca standart anlatı Paul Ekman’ınkiydi: altı duygu, evrensel, her yerde yüze aynı şekilde yazılı. İyi bir anlatı ve ciddi baskı altında.

Carlos Crivelli ve arkadaşları 2016’da Batılı duygu yüzlerini Papua Yeni Gine’deki Trobriand Adalıları’na götürdü ve Batılı gözlere korku ve boyun eğme gibi okunan o fal taşı gibi açılmış “korku” yüzünün orada istikrarlı biçimde öfke ve tehdit olarak okunduğunu21 buldu. Sonra 2019’da Lisa Feldman Barrett ve dört ortak yazar bütün literatürü taradı ve şu sonuca vardı23: yüz hareketleri duygusal durumlar için evrensel bir teşhis aracı değil ve bir yüzü, birinin ne hissettiğinin göstergesi gibi ele almayı bırakmalıyız.

Barrett’in alternatifi şu: beyin duyguları o anda, ham bedensel duyumlarla öğrenilmiş kavramları birleştirerek inşa ediyor. Haklıysa, duygu dağarcığın hislerinin bir tarifi değil. Onları kuran mekanizmanın bir parçası.

Bu tartışmada hakemlik yapacak donanımım yok. Şu kadarını söyleyeyim: bizimki gibi bir uygulamayı anlamlı kılan görüş, inşacı görüş. Tam da bu yüzden ona fazla bağlanmamaya çalışıyorum.


Bunun asıl ne işine yaradığı

Bunların hiçbiri kimseyi daha sakin bir insan yapmıyor. Biri on bir saniye boyunca yazıp sonra durduğunda midenin düşmesini de engellemeyecek.

Sana verdiği şey, az önce olan şey için daha geniş bir kelime dağarcığı. Ve araştırmalar haklıysa, işin büyük kısmı zaten bu. “Bana hiç cevap yazmıyorsun” mesajını atmayı bırakıyorsun, çünkü altındaki duygunun öfke değil yalnızlık olduğunu artık ayırt edebiliyorsun ve yalnızlık bambaşka bir şey istiyor.

Göndermekten kaçındığın mesaj genelde gönderilebilir olmaya tek bir doğru kelime uzaklıkta.

Uzandığın kelimeyle doğru olan kelime arasındaki o boşluk, Subtext’in var olma sebebinin tamamı. Taslağını karşındakinin okuyacağı gibi okur, yanlış anlaşılacak satırları işaretler ve hâlâ sen gibi konuşan versiyonlar önerir. Başlaması ücretsiz, telefonunda ya da tarayıcında.


Burada bir yerde yanıldığımı mı düşünüyorsun? Beni LinkedIn’de bulabilirsin.

Samet Durgun, mesajlarının duygusal tonunu yakalayıp onları senin kendi sesinle yeniden yazan Subtext uygulamasının kurucu ortağı. Berlin’de yaşıyor.


Kaynaklar ve ileri okuma

Yukarıdaki her bağlantı, varsa birincil kaynağa gidiyor.

Duygu dağarcığı ve granülerlik

  1. Kashdan, T. B., Barrett, L. F., & McKnight, P. E. (2015). Unpacking Emotion Differentiation: Transforming Unpleasant Experience by Perceiving Distinctions in Negativity. Current Directions in Psychological Science, 24(1), 10-16. Özet · PDF olarak tam metin
  2. Brown, B. (2021). Atlas of the Heart: Mapping Meaningful Connection and the Language of Human Experience. Random House. 87 duygunun tam listesi · Üç duygu bulgusunu ele alan TIME röportajı
  3. Pond, R. S., Kashdan, T. B., DeWall, C. N., et al. (2012). Emotion differentiation moderates aggressive tendencies in angry people: A daily diary analysis. Emotion, 12(2), 326-337.
  4. Lieberman, M. D., Eisenberger, N. I., Crockett, M. J., et al. (2007). Putting Feelings Into Words: Affect Labeling Disrupts Amygdala Activity in Response to Affective Stimuli. Psychological Science, 18(5), 421-428. Dergi · PDF olarak tam metin

Duyguları adlandırmak ve sınıflandırmak

  1. Willcox, G. (1982). The Feeling Wheel: A Tool for Expanding Awareness of Emotions and Increasing Spontaneity and Intimacy. Transactional Analysis Journal, 12(4), 274-276. Dergi
  2. Plutchik, R. (1980). Emotion: A Psychoevolutionary Synthesis. Harper & Row.
  3. Russell, J. A. (1980). A Circumplex Model of Affect. Journal of Personality and Social Psychology, 39(6), 1161-1178.
  4. Brackett, M. A. (2019). Permission to Feel. Celadon Books. Mood Meter ve meta-an, Yale Center for Emotional Intelligence’ın RULER yaklaşımından geliyor.
  5. Cowen, A. S., & Keltner, D. (2017). Self-report captures 27 distinct categories of emotion bridged by continuous gradients. PNAS, 114(38), E7900-E7909. Makalenin tamamı

Tetikleyiciler, değerlendirme ve ihtiyaçlar

  1. Rosenberg, M. B. (2015). Nonviolent Communication: A Language of Life (3. baskı). PuddleDancer Press. Uyaran ile neden ayrımı ve gözlem-duygu-ihtiyaç-rica modeli buradan geliyor. Sahte duygular kılavuzu (PDF)
  2. Lazarus, R. S. (1991). Emotion and Adaptation. Oxford University Press.
  3. Smith, C. A., & Ellsworth, P. C. (1985). Patterns of cognitive appraisal in emotion. Journal of Personality and Social Psychology, 48(4), 813-838.
  4. Rock, D. (2008). SCARF: A Brain-Based Model for Collaborating With and Influencing Others. NeuroLeadership Journal, 1, 1-9. Sade bir özet
  5. Mikulincer, M., & Shaver, P. R. (2007). Attachment in Adulthood: Structure, Dynamics, and Change. Guilford Press. Hiperaktivasyon ve deaktivasyon örüntülerinin kaynağı. Mesajlaşmaya özgü uygulamalar bulgu değil, sahadaki uzmanların çıkarımları.
  6. Karney, B. R., & Bradbury, T. N. (1995). The longitudinal course of marital quality and stability. Psychological Bulletin, 118(1), 3-34. Kalıcı kırılganlıklar fikrinin çıkış noktası.
  7. Eisenberger, N. I., Lieberman, M. D., & Williams, K. D. (2003). Does Rejection Hurt? An fMRI Study of Social Exclusion. Science, 302(5643), 290-292. Dergi · PDF olarak tam metin

Çatışma örüntüleri

  1. The Gottman Institute. The Four Horsemen: Criticism, Contempt, Defensiveness and Stonewalling ve bunlara karşılık gelen panzehirler.
  2. Gottman, J. M., & Levenson, R. W. (1992). Marital processes predictive of later dissolution. Journal of Personality and Social Psychology, 63(2), 221-233.
  3. Heyman, R. E., & Slep, A. M. S. (2001). The Hazards of Predicting Divorce Without Crossvalidation. Journal of Marriage and Family, 63(2), 473-479. Dergi · PubMed

Evrensellik tartışması

  1. Ekman, P., & Cordaro, D. (2011). What Is Meant by Calling Emotions Basic. Emotion Review, 3(4), 364-370. Dergi · Ekman’ın evrensel duygular üzerine kendi özeti
  2. Crivelli, C., Russell, J. A., Jarillo, S., & Fernández-Dols, J. M. (2016). The fear gasping face as a threat display in a Melanesian society. PNAS, 113(44), 12403-12407. Makalenin tamamı
  3. Gendron, M., Roberson, D., van der Vyver, J. M., & Barrett, L. F. (2014). Perceptions of emotion from facial expressions are not culturally universal: Evidence from a remote culture. Emotion, 14(2), 251-262.
  4. Barrett, L. F., Adolphs, R., Marsella, S., Martinez, A. M., & Pollak, S. D. (2019). Emotional Expressions Reconsidered: Challenges to Inferring Emotion From Human Facial Movements. Psychological Science in the Public Interest, 20(1), 1-68. Dergi · PDF olarak tam metin
  5. Barrett, L. F. (2017). How Emotions Are Made: The Secret Life of the Brain. Houghton Mifflin Harcourt.